Anasayfa | KÖŞE YAZARLARI | KELİME, SÖZ, SANAT YANİ ŞİİR

KELİME, SÖZ, SANAT YANİ ŞİİR

Bu haberi 2821 kisi okudu
Yazı ebatı: Decrease font Enlarge font
image

Birkaç akşam öncesiydi… Eski bir dostumla Karşıyaka yalıda oturmuş ikimiz, bir cafede tatlı, tatlı konuşuyorduk…

                KELİME, SÖZ, SANAT YANİ ŞİİR

 

 Birkaç akşam öncesiydi…

 Eski bir dostumla Karşıyaka Yalı’da oturmuş ikimiz, bir kafede tatlı, tatlı konuşuyorduk öyle, eskilerden, yenilerden! Ardı ardına gülüp katıldığımız esprilerin, tarifsiz bir keyif içinde sonu gelmeyen hikâyelerin tadıyla dolmuştuk…

 Gözlerimizden yaş getiren o şen şakrak şamataların sonrasında bir an durulunca!.. Bir süre devam eden suskunluğunun arkasından, arkadaşım bana dönüp gülerek…

  -Sabri şiir nedir? Diye sormaz mı?

  -Kaldım önce… Sonra!

  -Nereden bileyim yavv, dedim.

  -Söyle… Bir şeyler söyle… Deyip ısrar edince, gözlerimi dikip ona…

  -Yahu şunun şurasında oturmuş, ne güzel işte her şey bir yana eğlenirken, keyfimiz de böyle yerinde iken nereden çıkardın şimdi bunu… Deyip tersledim onu.

 

  Kız! Hiç seslenmeden durup, bir süre kıpırtısız gözlerimin içine baktı! Sonrada! Bir şeyi isteyip de alamamış olmanın masumiyeti içinde seslenmeden başını öne eğip, beklemeye başladı… O haline bakınca onun! Kendi dünyasında türlü düşüncelere daldığını kolayca görebiliyordum elbette…

 

  Ama parıldayan gözlerinin içinde saklı duran, uzak, erişilemeyen köşelerinde gizlenmiş, açığa çıkaramadığı acılar mı vardı o an? Bunu bilemezdim… Ya da belki! Akıp taşmakta olan coşkuları… Kim bilir…

  

  Sonra;

  Yeniden konuşmaya başladık… Bazen öyle durgun, heyecanla bazen devam etti, gitti bu kez…

  Geç saatlere kadar arkası gelmeyen, başka bir ruh hali içinde sürdü gitti muhabbet…

 

 Ve öncesi ile ilgisi olmayan ne çok şeyi konuştuk onunla, ne çok…

 

 Sormuş olduğu soruya doğrusu, orada hiçbir cevap vermedim.

 Hem istesem de veremezdim elbette… Çünkü benim şiire ilişkin, bilmiş bir tutum içinde ona bir şeyler söyleyebilmem imkânsızdı… İşin doğrusu; zaman zaman amatörce karaladığım şiir denemelerim olsa bile ben, gerçek anlamda eğer üzerinde durulacak olursa, şiir’in yanında neyin nesi olur ve ne diyebilirim ki? Gerçekten sanata… Hele şiire dair öyle, söz etmeye kalkışacak olsam bu benim için; Her yazdığı satırı içlenerek okuduğumuz o gerçek ozanlara, ruhunun inceliklerini bütün zarafeti ile ortaya koyuveren o, yüce gönüllü ruhlara karşı büyük bir saygısızlık ve haddimi aşmak olur elbette… Bunu ben çok iyi biliyorum…

 

 Zaten halimizce akıp giden mevzuların içinde, o soruyu da çoktan unuttuk sonra…

 

 Ama böyle olmasına rağmen yine de ben sonradan… Yalnız kaldığım bir zamanda bu soru hatırıma gelince, şiire ilişkin aklımdan geçenlerin bir kısmını önümdeki kâğıda yazmaya çalıştım. Bunu ukalalık gibi nitelendirmeyecek olursanız, o yazdıklarımı burada sizlerle paylaşmayı istiyorum…

 

  Her şeyden önce size, içimde var olan bir inancımdan bahsetmeliyim…

 

  Yaşadığımız şu yeryüzünde bizi aldatan, amansızca peşinden koşturup, sürükleye sürükleye götüren nice sahte, riyakâr, yalancı güzelliklerden… Başımızı çevirip, biraz daha dikkat ederek bakacak olursak eğer;

  Asıl gerçeğin! Bütün sefaleti ve bütün hazineleri ile dışımızda değil, içimizde tezahür ettiğini belki görebiliriz… Ben buna inanıyorum.

 

 Belki sanat, sanatçılar, ozanlar, şairlerde:

 Bu gerçeği bize haber veren ve bizim asla bilemediğimiz o sırrın ve hazinelerin belki gerçek sahipleri, başka âlemlerin hakiki gezgini, olabilirler mi diyorum ben…  Bunu söylerken! İçime doluveren tuhaf bir duygu ile birlikte, gerçekten öyle olmasını istediğim bir dilek de geçiyor yüreğimden…

 

    Öylesine bir dilek ve ümidin yanısıra; söylediğimiz gibi bu beş para etmeyecek ucuz, nesnel değerlerin olasıya öne çıktığı hayatın, girift karmaşası içinde neleri düşleyip ve ürettiği nice güzelliğin detayını tabloya çeviren ozanları, sadece sözde, yazında değil, başka başka alanlarda da hayran bırakan, nice değer, nice eser üretip bize armağan eden gerçek sanatçıları hayal edip, biraz olsun onları anlayabilmek için çaba göstermemiz gerektiğine de inanıyorum.

 

  İşte bu yaklaşım içinde ben ozanları düşündüğüm zaman; Durduk yerde gelip yaşamak hevesini çoğaltan bu, ruhumuza yeni bir renk, başka bir can taşıyan insanların!.. Yoksa içlerinde! İlham yolu ile açılan kapılardan geçerek, kimselerin eremediği ötelere varıp, edindikleri bilgi, anlayış ve kazandıkları erdemle, bizim bilemediğimiz dünyaların, ruhların, gönüllerin haberini mi bize ulaştırmaya çalıştıklarını aklımdan geçiriyor, soruyorum kendi kendime…

 

 Evet! Bence onlar bizden!

 Ama bizim gibi değiller… Aynı mekânı ve zamanı yaşayıp, paylaşıyor olsak bile, yinede başka dilden konuştuğumuz ve birbirinden uzaklarda, öteki ruh boyutlarında yaşadığımız kesin.

 

  Eğer böyle ise elbette ozanlar, gönüllerinde bütünün, bırakmadan her yerini dolanırlar.. Ve sözleri, yani şiir! Düşüncenin erebildiği her nüansa uzanır…

 

  O yüzden belki şiir anlamın aslına, yani varlığın özüne, ruhumuza doğru gizli kapıları aralayan bir şifre, ya da hayatın esrarengiz sırlarını saklayan öteki boyutumuza, gönül yolu ile geçmek gibi bir şey olabilir… Bilemiyorum…

 

  Bilirsiniz öyle olur bazen!

  Bir sözün, kelimenin baştan çıkaran büyüsü kuşatır bedeninizi, ruhunuzu… Düşüncenin dokunuverdiği teller titremeye başlayınca içten içe, bütün varlığınızın iniltisini dinlemeye başlarsınız usul usul… O bazen sızılı… Bazen teninizi okşayan güney rüzgârı gibidir… Kim bilir belki bir türkü ya da şarkı, ilahi ağıt gibi…

 Kayıp ülkelerden, uzak, ruhun özgür diyarlarından neleri bulurda, alıp getirir şiir…

 Sizin! Hiç varamadığınız derinliklerden koparak gelen belirsiz metaforlar, cam gibi parlak bir damla oluverir yanağınızda bazen…

  Ya da götürür seni… Bırakır serilirsin oraya… Yıldızların yanı başında vuran davulların çengisi olur o düşler, o hayaller…

 

  Öyle işte; Bazen insanın kendisi olur şiir, dizelerinde atan kalbi, çarpan yüreği oluverir…

 

  Tanrıdır bazen…

 

  Ruhun diliyle konuşan 18. yüzyıl ozanı CHARLES BAUDELAIR’ın sözlerini, kötülük çiçeklerini okuduğunuz zaman, yeryüzünün en iğrenç görüntüleri anlamını değiştirir sanki kelimeler bir, bir üzerlerindeki elbiseyi çıkarıp alt üst olmuş, zarif düşünceler içinde yıkanmış temiz bir boşluğa yükselirken, beraberinde sizi de alıp çıkarırlar yukarıya doğru. Boğulmuş, çirkeflere batmış olmayan hiçliğinizden alır sizi, varlığınızın öbür yüzüne, berrak hakikatine eriştirir sanki…

 

   Masum yüzlü, güzel çocuk RİMBAUD; Dizelerinde nehir gibi akıtır sözleri…

   Paris yakınlarında küçük bir kasaba olan Charleville’de! Babası onları terkedince kocasından ayrılmış, ve dul kalmış sofu anasının soğuk, acımak bilmeyen baskıları altında çocukluğunu geçiren Rimbaud’un küçük bedeni ve ruhu, tavan arasındaki odasında kendi yalnızlığını keşfederek büyür ve gelişir… Kulaktan kulağa çağlara seslenen Esrik Gemiyi orada, daha çocuk iken kaleme alır… Daha sonra! Paris’in izbe banliyölerinde, düşüncenin görkemiyle putları kıracaktır o…

Gözlerinden içeriye doğru burulup akan, sanki dokunma arzusu uyandıran tatlı bir hüzün dökülür onun… Çılgın, asi ruhunu kederle bezemiş, bir deli çocuktur Arthur RİMBAUD ve üzgün…

 

  Her biri uzaklardan gelmiş armadalara benzeyen büyülü şiirleri bir ucundan bir ucuna, açar atlas yelkenlerini ve süzülür gider gönlünün mavi okyanuslarında, daha önce el değmemiş taze, yeni, başka başka ufuklara…

  Ne yazık ki! Ancak öldükten sonra değeri anlaşılan ozan, daha sonra düşünce dünyasında bir mite, bir efsaneye dönecektir ve, doğduğu yer diye ün yapmış olan kasabaya, onun yaşadığı yerlere, onun sayesinde hala dünyanın her yerinden zenginlikler akacaktır ama, talihsiz ozan kendisi! kısa süren hayatını çoğu zaman hakir görülen yalnız, perişan ve geçim derdiyle oradan oraya sürüklenerek geçirecektir.

  Çıkarları uğruna her şeyi ayakaltına almış, bu hiç ayak uyduramadığı şirret, bencil, güce tapınan çirkef hesapların içinde ne yazık ki kendisine yaşama alanı bulamaz o…

  1854 yılında Charleville’de başlayan hayatı! Paris’e, Brüksel’e, Marsilya, İskenderiye, Mısır ve Afrika çöllerine kadar uzanırken, yokluk içinde katlandığı pis, uzun yolculuklar sonrasında yorgunluk, gerilim ve bakımsızlık sonucu önce! Kalçasında oluşan bir şişlik nedeniyle bacağı kesilir ozanın, sonrada, 1891 yılında, daha 37 yaşında iken, bu çirkef dünyayı bırakır gider o.

 

  Ofelya’ya seslenir aynı adlı şiirinde…

  Parlayınca göz kamaşan o taze erden! Sulara gelin olmuştur… Onun mitolojisinde Ofelya ölmemiştir… Sularda yaşamaya devam etmektedir… Akşam vakitleri ziyaretine gider onun, oralarda dolandığını hayal eder ozan, ve suyun kıyısına oturup, gizli gizli Ofelya’nın söylediği şarkıları dinler…

 

 Ondan size bir dörtlük vereyim.

 

……………………………………………

 

Mahzun Ofelya beyaz, bir tayf gibi yıllardır

Dolanır bu nehrin, siyah suları içinde

Deliliği gönlünde Ofelya, bir şarkı mırıldanır

Bir çocukluk şarkısı, akşam serinliğinde

 

……………………………………………

 

  Öyle işte! Şiirin sözü kendi dilinde konuşur… Ve görünür olan ya da olmayan her yere uzanır, her şeyi anlatır… Hem! Ne güzel anlatır…

 

  Şiir…

  Onu usulca okşayan havanın içinde, nazlı, nazlı uçuşan kelebektir bazen…

  Bakarsınız bazen, memleket manzaraları olur o…

 

  Bazen de! Bütün insanlığın yüceldiği, ya da bütün insanlığın çiğnendiği, detaylara kilitlenir kelimeler…

 

   Yani!

   Bakarsınız Erciyes dağının zirvesinde henüz açmış, kardan, soğuktan üşüyen, yalnız bir kardelen çiçeği olur o...  Kıyamazsın, incitmezsin onu, kamaşan karın üzerinde titreyen nazik, narin rengi, bir yol açar beyazın içinden gittiği yerlere, kanat takıp senide götürür, daha önce hiç bilemediğin yeşil, kırmızı, pembe göklere…

 

  Hani; melankolik bir âşıktır o…

 

  Ya da; bir Akdeniz akşamının kumsalında, yıldızlara karşı el ele yürürken, yakamozlarla öpüşen aşk olur şiir…

 

  Nefesiniz kesilir bazen durup, öyle bakarsınız… Siz baktıkça başınız dönmeye başlasa da hiç durmadan o, hiç size aldırmadan dönmeye devam eden sofilerin rabıtası, Tanrıya uzanan çilenin tadı, neleri… Neleri… Neleri anlatıp, sonra gözlerde ıslanan bir Mevlevi ayini olur şiir…

 

 Ama! Bazen de haksızlıkların isyanıdır o!

 Yerlere ve göklere başkaldırı olur çıkar…

 

 Afganistan da korkuya bakan kadın olur…

 Filistin de başı kirli çocuğun taşıdır sapanıdır…

 O var ya!  

 Hiroşima da ki kağıttan bebeğin, sitemle bakıp sana gülümseyen yüzünde masum sözü olur da!.. Yumru gibi takılır kalır insanlığın pisboğazında...

 

 Haksızın, pisliğin, çirkefin rahat edemediği, ikiyüzlü yalancının duymaktan korkup, çekindiği bir gök gürültüsü oluverir o zaman…

         

 Hani!

 Bütün değerleri, şu Amerikalı orospunun tasmasında sürüklenirken, utanmayan insanlığın kapkara yüzünde parlayan şamar olur şiir…

 Bazen de! Irakta çocukları öldüren Amerika’nın katil koridorları, iş bilen, lanetli tüccarları olur çıkar karşınıza…

 

 Sonuç olarak;

 Söz ve şiir! Bütünün her yerini söyler, hepsini anlatır, duyan duyar, duyamayan yaşamaz ama yaşadığını sanır… Bu aynı zamanda hayatın tanımıdır… 

 

 Size Mevlana’dan bir pasajla veda edeyim…

 

Gözlerinin denizinde

Onu arama

O inci bir başka denizde

Bakarsın sever bugün bu yürek

Yarın sevilir bakarsın

Yarınlar var başka

Yarınlar var yüreğimin özünde…

                                            

                                                                  Ecz. Sabri Şahin

  

 

Başka: çalan neylerin arkasında bir duygu, bir söz, bir düşünce gizlidir…

 

Yorum beslemesine abone olun Yorumlar (2 gönderilen):

16/01/2010 10:40:46
avatar
HOŞ GELDİN HINCAL ULUÇ
Çok iyi Çok kötü
2
23/02/2010 15:57:17
avatar
Çok iyi uzun olmasına rağmen yazı akıcı aslında şakaların içinde çok güzel bir soru sorulmuş her nedense cevaplanmamış anladığım kadarıyla iki duygulu insanın içinde olması gerekendi bence o cevap gerçi 1k1 alıntıyla yazıda anlatılmış şiir bende bir alıntıyla noktalamak istiyorum yorumu.Her duygulu insanın duygularını özlü ve güzel sözlerle dışa yansıtmak için başvurduğu bir söz yazım sanatı. Hoşça kal.
Çok iyi Çok kötü
0
toplam: 2 | gösteriliyor: 1 - 2

Yorum gönder comment

Lütfen resimde gördüğünüz kodu girin:

  • email Arkadaşına gönder
  • print Sayfayı yazdır
  • Plain text Düz metin
Etiketler
Bu yazı için etiket yok
Bu yazıyı oyla
4.00
KATEGORIDEKI DIGER BASLIKLAR
Previous
image
TARİHTEKİ HAFIZA ŞAMPİYONLARI
Ziya BARAN ın ilk yazısı için tıklayınız....
image
MERHABA!
Merhaba ! İçten, sımsıcak bir merhaba. ...
image
SÜTUNLARIN YANINDA...
SABRİ ŞAHİN'İN MUHTEŞEM ŞİİRİ......
image
KELİME, SÖZ, SANAT YANİ ŞİİR
Birkaç akşam öncesiydi… Eski bir dostumla Karşıyaka yalıda oturmuş ikimiz, bir cafede tatlı, tatlı konuşuyorduk… ...
image
Eczaneler Bir Gün Kapandı
Temelli kapanmasın diye kapandı… Bilmeyenler görmeyenler duymayanlar çok… Biz temelli kapanmak üzereyiz! bunu bilin görün duyun diye bir gün kapandı… ...
image
Son Tartışma Konusu Belediyenin Akan Damı
Yaşanmakta olan güncel olayların içinde bazen! öbürlerine göre toplumun ilgisini daha çok çeken, yani diğerlerini gölgede bırakan haberler olur.....
image
Değerli Akhisar’lılar
Haberleşme, sanat, kültür, fikir, düşünce anlamında sosyal yaşamımıza’da, olumlu katkılar yapmasını dileyerek! ‘’akhisaryorum.com’’ adıyla yeni bir site açıyoruz....
image
Bolluk İçinde Ama Talihsiz Bir Kent Akhisar
İlk çağlardan bu yana bütün tarihi boyunca insanlık; ...
image
Dostlar Başına Bir Başhekim Bir Hastane Yönetimi
İşi düşüp de hastaneye uğrayanların çoğunlukla, koşuşup yetişemediği ve yorgunluktan yakınarak çıktığı… hele köyden, kasabadan gelmiş olanların!...
image
Hilye-i Şerif ve Günümüzdeki Yeri
Hilye, süs, cevher; güzel sıfatlar, fizikî görünüş, Efendimizin kutsal niteliklerini ve fizikî durumunu anlatan yazı anlamlarına gelmektedir. Kültür tarihimiz açısından da hilyeler başta Efendimiz olmak ...
image
BİR BAŞKA AÇIDAN SANAT VE ESTETİK
                      Kainatta mikrodan makroya kadar var olana her şey zıttıyla anlam kazanır.Büyüklük-küçüklük,güzellik-çirkinlik,zerafet ile kabalık gibi.Estetik yukarıda saydığımız bu zıtlıklar içinde insanı güzele götüren ve ona ...
Next
Powered by Vivvo CMS v4.1.5.2